Ahmet Amcanın gofretleri
Güneş görmez mahallesindeki İki sokağı kapımızın önündeki küçük bayır birleştirirdi. Bu bayırın bir tarafında İğneci Nurettin’in 5 katlı gecekondusu diğer tarafında halamın kayınpederine ait olan suratsız, renksiz, evimizin güneşini çalan apartmanı vardı. Ve bu apartmanla bayırın kesiştiği yerde betondan kocaman bir elektrik direği…
Her gün ikindi vakti hemen hemen aynı saatte bir amca elini arkasından bağlıyarak siyah paltosuyla oradan geçerdi; direğin arkasına saklanmış bir çift afacan gözün onu izlediğinin farkında değilmiş gibi.
Küçük afacan bu amcanın ne zaman oradan geçeceğini, amcada bu afacanın her daim o direğin arkasında saklanıp onun geçeceği saati beklediğini bilirdi. Bu ikisi arasında geçen tatlı bir oyundu. Amca ikindi namazından sonra muhakkak iki tane çikolatalı gofret alırdı. Bir tanesi evde ki konuşamayan engelli kızı Emine için öteki direğin arkasında saklanan afacan içindi.
Ağır adımlarla yürür, suratsız apartmanının köşesindeki direğin önüne gelince az biraz soluklanır, sonra cebindeki gofretlerden birini afacanında göreceği şekilde çıkarır, ellerini belinin arkasından gofreti de tutarak birleştirir, yavaş yavaş bayırdan yukarıya doğru tırmanırdı. O bayırdan yukarı doğru tırmanmaya başladığı an direğin arkasındaki afacan saklandığı yerden çıkar, sessiz adımlarla Ahmet amcaya arkasından yaklaşırdı.
Ahmet amca bilirdi yaramaz çocuğun ona yaklaştığını. Ve afacan tam bayırın bitiminde amcanın elindeki gofreti kapar ve kaçardı. Ahmet amca işte o zaman arkasını döner yapmacık bir kızgınlıkla “Vay itoğluitisi” derdi. Çocuk 10 adım kadar uzaklaştıktan sonra çikolatalı gofretini afiyetle midesine indirirdi, ağzıyla yüzünün çikolataya bulaşmasına aldırmayarak. Bu hemen her gün tekrarlanırdı. Taki afacan okula başlayana dek.
Büyüdük… Yoldan geçenlerin elindeki çikolatayı alıp kaçacak yaşı çoktan geçtik. Ama biz ne kadar büyürsek büyüyelim bize gofret alan amcaların nazarında her daim o elektrik direğinin arkasında saklanan afacan olmaya devam edeceğimizi biliyorum. Ve bundan ötürü kimseye gücenmiyorum.
Bir bayram günü, henüz hastalığının onu yatağa düşürmediği bir zamanda ziyaret etmiştik Ahmet amcayı. Üniversiteyi bitireli 6 yıl olmuş ve yeni nişanlanmıştım. Koca adam olmuştuk belki ama o hala “Ee Murat şimdi kaça geçtin” diye sormuştu. Gülmüştüm. Babam benim yerime cevaplamıştı.
Bizim için geçmiş geçmişte kalmıştı belki, ama onların gözünde biz ne kadar büyürsek büyüyelim hala o geçmişteki afacandık. Belki birkaç sene daha büyümüştük o kadar.
Düşünüyorum da o zamanlar büyümek için can atan dünün küçükleri zamanın bizi büyüttüğü kadar sevdiklerimizi yaşlandırdığını ve hepsini istisnasız teker teker bizden aldığını hiç hesap edememişiz.
Birkaç ay önce hayatının son demlerini yaşayan Ahmet amcayı hastanede ziyaretine gittiğimizde bize cevap veremeyecek kadar bitkin, görmek beni derinden yaralamıştı. Benim gofretçi amcamdı o. Aramızdaki oyun yıllarca her bayram ziyaretinde tebessümle anlatılmıştı
Yirmi beş yıl önceki bu tatlı oyunu dün gibi hatırlıyorum. Hatırladıkça tatlı bir tebessüm yaşatan o günleri en nadide hatıralarım arasında saklarım. Son birkaç aydır her hatırıma geldiğinde şimdi güzel kızı Emine’sinin yanında yatan Ahmet amcaya bir Fatiha okumayı unutmam. Onu hep büyük çerceveli gözlükleri ve siyah uzun paltosu içinde gülümseyen yüzüyle hatırlayacağım. Mekanı cennet olur inşallah.
Nb (2 yıl önce yazıldı)




Yorum bırakın