Almanları Ardından Ağlatan Adam
Rüzgâr ıslık çalarak camları dövüyor ağaçların dallarındaki son yaprakları da hışırdatarak sokağa saçıyordu. Hava bir günde soğumuştu. Televizyon günler öncesinden soğuk havanın geleceğini, sıcakların 10 derece birden düşeceğini haber vermişti. Bir gün önce her yer günlük güneşliyken şimdiyse etrafı kasvetli bir hava bürümüştü.
Ben her beş dakikada bir merakıma yenik düşerek gecenin karanlığına aldırmadan pencereden sokağın başına “acaba geldiler mi?” diye bakıyordum.
Çocukluğumdan beri ne zaman geleceğinin haberini alsak, heyecanlanır sürekli ha geldi ha gelecek diye gözümüz yollarda onu beklerdik. Havalar soğumasaydı eskiden olduğu gibi yine sokağın başına çıkar orada beklerdim.
Bir haftadır gözümüz yollardaydı. Beklerken birbirimize onunla ilgili hatıralarımızı anlatıyorduk. Yine bütün aile beraberdik. Eksik olan bir tek o vardı. Oda geldi mi aile yine tam olacaktı.
Büyük dayımı bekliyorduk hepimiz. Ailemizin reisini bekliyorduk. Günler öncesinden küçük dayımların evinde toplanırdık o gelmeden. Teyzemde gelirdi Ankara’dan. Teyzem kardeşler arasında yaşça en büyükleri olsa da ailemizin sözü en çok dinlenileniydi büyük dayım.
40 yıl olmuştu o gurbete çıkalı. Doğdum doğalı neredeyse her yaz bu bekleyiş devam ederdi. Dayım gelir ve biz küçük dayımların evinde toplanır tam bir aile olurduk. Yazın geldiğini dayımın gelmesinden anlardık. O geldi mi ısınırdı evimiz. Onun sıcaklığıyla ısınırdı yüreğimiz. Onun masmavi gözleri aydınlatırdı hepimizi. Konuşurken içimize inşirah salardı. O heybetli ses yankılanırdı bütün duvarlarda. Heybetli ama bir o kadarda nazik bir beyefendinin sesi…
Geldiğinde sorardı hepimizin hatırını teker teker.
“Ee dayiccan nasılsın? Kaça geçtin?” diye sorardı Artvinli aksanıyla.
Biz küçüktük, gözlerinin içine bakardık. Çikolataya, şekere boğardı bizleri. Ağabeyimle paylaşırdık çikolataları. Şimdi ağabeyim dayım birlikte geliyor Almanya’dan. Onu çok severdi dayım. 7 yıl oldu oda dayım gibi gurbete çıkalı. Onun hizmet yerinin Almanya olduğunu öğrendiğinde nede çok sevinmişti dayım. İstemişti ki yeğenim bütün dünyaya götürdükleri hizmeti buraya da getirsin. Çocukları vardı 5 tane dayımın. Onlar okusunlar istiyordu. Gurbette ezilmesinler istiyordu. Belki yeğeni, içinde bulunduğu eğitim hizmetleriyle evlatlarına sahip çıkar, onları, o gurbetin acımasız çarklarında ezilen kayıp nesiller gibi olmaktan kurtarırdı.
Pırlanta gibi çocuklardı. Dayım üzerlerine titriyordu hepsinin. Hepsinin ayrı ayrı derslerini takip ediyor hocalarıyla bizzat kendisi görüşüyor, çocuklarının okullardaki müsamerelerinin hiçbirini kaçırmıyordu.
Zekilerdi, babaları gibi onlarda babalarını çok seviyorlardı. Baba sevgisini de anne sevgisini de yine dayımdan öğrenmişlerdi. Dedemle ananemin ölüm haberlerini de gurbetteyken almıştı dayım. “Ahh” derdi. “Ahh yaşasalardı da sırtımda taşısaydım ikisini de” derdi. Öyle bir evlattı dayım. Onlar yaşarken gözlerinin içine bakar sesini dedemin yanında hiç yükseltmez bir kez bile of demezdi. Ama gurbetteydi bir kere. Gurbet, son anlarında yanlarında olamamanın acısını yüreğinde bir ömür yaşamaya mahkûm etmişti onu.
Onlarda aramızdan ayrılınca annem, teyzem, küçük dayım, dayımı büyük olarak bilmişlerdi. Oda kardeşlerine anne babalarının eksikliğini yaşatmamak için elinden geleni yapmıştı yıllarca. Her başımız sıkıştığında uzaklarda da olsa o huzur veren sesiyle yanımızda olduğunu hissettirmişti.
Abim Almanya’da yengemi istemeye giderken de yanında dayım vardı. Sözde, nişanda, abimin hep yanındaydı her zamanki gibi. Dayımın da orada olması annemle babamın evlat hasretine bir nebze olsun su serpiyordu. Biliyorlardı ki kendilerinin yokluğunu dayım ağabeyime hissettirmeyecekti.
Bir yaz günü çıkagelmişti birden. Sürpriz yapmıştı hepimize. Biz o yaz Ankara’da teyzemlerdeydik. Geldiğini öğrenince hemen İzmit’e dönmüştük. Kapımın önünde küçüklüğümden beri hayallerimi süsleyen bir şey vardı. Benim olabileceğine hiç ihtimal vermiyordum. Çünkü o zamanlar babamın onu alacak parası yoktu. Herkes “Hayırlı olsun yeni bisikletin” diyordu. “Nasıl yani?” dedim. “Bu benim mi şimdi?”
“Dayın getirmiş sana.” O an dünyalar benim olmuştu; koşarak boynuna sarılmıştım. Nede çok sevinmiştim.
Yıllar sonra bir bisikletim daha olmuştu.
Deprem zamanı… Ben yine dayımlardaydım. Herkes ne yapacağını bilemiyordu. Trafik kilitlenmiş araçlarla 10 dakikalık mesafelere saatler sonra ancak varılabiliyordu. Dayım anne babamı görmek istediğimi biliyordu. “Al bu bisikleti. Bu zamanda ancak bununla gidebilirsin eve.” demişti. Yepyeni bir yarış bisikletiydi bu. Onunla gidebildim ailemin yanına. Sonra onu da hediye etti bana. “Buda depremin hatırası olsun sana” dedi. Yüreği genişti dayımın. İstiyordu ki herkesin yüzü gülsün. Oda öyle mutlu oluyordu. Yıllarca bindim o bisiklete. Deprem zamanı şehre onunla inebildim. İhtiyaçlarımızı onunla getirdik günlerce.
Ve ben büyümüş üniversite sınavına hazırlanıyordum. Ailem özel bir kursa gitmemin faydalı olacağını düşünmüşlerdi. Annem hiç tereddüt etmeden dayımı aramış borç istemişti. Dayım hemen istenilen parayı göndermişti. Çünkü biliyordu kız kardeşi ne zaman borç istese gününde kuruşu kuruşuna geri verirdi.
Dayımın yüreğinin genişliğini, cömertliğini suistimal edenler de olmuştu. Ama o hiçbir zaman hiç kimseye gönül koymamıştı. “Dünya malının peşinden koşacak değilim” derdi. Babam içinse “Bugüne kadar benden borç isteyip de borcunu gününde ödeyen bir sen varsın Mehmetcan” demişti. O yüzden hiç çekinmeden benim okuyabilmem için göndermişti parayı. Annem günü gelipte parayı geri ödemek isteyince almamıştı. “benimde yeğenime ufak bir katkım olsun” demişti.
Yıllar sonra bizlerde büyümüştük. Evlenecektik. Düğünüme bir hafta kalmıştı. Dayım aramıştı. Telefona beni istedi. “Dayıcım bu mutlu günümde seninde yanımda olmanı istiyorum. Ama gurbettesin işlerin yoğun iznin de yok. O yüzden ısrar etmekten çekiniyorum” dedim. Bir yanım gelmesini o kadar istiyordu ki, ama ne çocukların okulları müsaitti nede işi. Bunu biliyordum ve bu yüzden çok ısrarcı görünüp onu zor durumda da bırakmak istemiyordum. “Nasip kısmet yeğencan” dedi.
Düğün günü varlığıyla ikinci bir mutluluk yaşatmıştı bana. Nikah şahidim o olsun istiyordum çünkü. Kırmamıştı beni hayatımda örnek aldığım insan benimle aynı masada mutluluğuma şahitlik etmişti. İçten içe gurur duymuştum. Çevremizdeki herkesin sevdiği insandı o. Bulunduğu ortamda saygı duyulan ses tonuyla, konuşmasıyla insana kendini dinleten insandı. Arkadaşlarımdan bile kıskanırdım. Benim dayımdı o.
İlk kez geçen hafta o seste ki heybeti, sıcaklığı bulamadım. Halini hatrını sorduğumda, telefonun diğer ucundan yorgun halsiz birinin sesi geliyordu. Kısa cevaplarla bir an önce telefonu kapatmak isteyen birinin sesiydi. Sanki konuştuğum dayım değildi. Üzülmüştüm, ama belli etmemiştim.
Bunları düşünürken tekrar pencereye baktım. Sokağın başında iki araba belirdi. Soğuk rüzgar tekrar camın önünden ıslık çalarak geçti. Yapraklar yeniden hışırdadı.Bu sefer yaz değil kıştı. Öndeki arabanın tepesinde ışıklar yanıp sönüyordu. Ve dayım geliyordu. “Geliyorlar” dedim. Bu sefer sevinmedim. Bu sefer neşelenmedim.
O hayatının büyük kısmını sevdiklerinden uzakta gurbette geçirmişti. “Dayı sen ne zaman temelli döneceksin” diye sorduğumda. Gülümseyerek “Hayat zaten gurbet değilmi yeğencan. Dönsek size kavuşucaz. Asıl sevdiklerimiz orada” demişti Dedemin kabrinin olduğu yöne bakarak.
Yıllardır gurbette olan dayım artık dünya gurbetini noktalamak için aramıza dönüyordu.
Evin içinde sevincin değil hüzün, gözyaşı vardı. Annem ve teyzem geldiğini duyunca birer çığlık kopmuştu. Komşular onları teskin etmeye çalışıyorlardı.
Bizler kapının önüne çıktık. Küçük dayım, ben, babam ve yeğenlerimiz onu karşıladık. Ambulans kapının önünde durdu. Arkasında da ağabeyimin içinde bulunduğu başka bir araç… Ağabeyim önce çıktı. Hepimize tek tek sarıldı. Halinde bitkinlik ve keder vardı. Ben onu görünce gözyaşlarımı tutamadım. Ambulansın şoförü çıktı arka kapıya geçti bizde başına toplandık. Bizlere “başınız sağolsun.” dedi. “Dostlar sağolsun.”dedik. Kapıyı açtı. Üzeri vidalanmış tabuttaki dayımın naşını çıkarmak için şoföre yardım ettik. Diğerleri de öğleden beri evin önünde bekleyen cenaze aracının kapısını açtılar. İçerisindeki soğuk hava yüzümüze bir tokat gibi çarpmıştı. Ölümün soğuk nefesini içimize çekmiştik. Hepimiz tabutu ambulanstan alıp soğuk hava deposu olan cenaze aracına yerleştirdik. Hayat dolu sımsıcak bir insanı son yolculuğunda buz gibi bir yerde misafir ediyorduk.
Ağabeyimin şu sözünü hiç unutmayacağım “Vefatını haber alanlar adeta hastaneye akın etmişti. Hastane kayıtlarına göre sadece vefatından sonra üç yüze yakın kişi gelmişti. Almanya’da ki Alman komşularının bile onun için ağladığını gördüm. Almanlar ki kendi ölülerine bile neredeyse hiç ağlamazlar… Onlar dayımın ardından gözyaşlarına boğulmuşlardı. Çünkü dayım Türk Alman demeden herkesin işine karşılık beklemeden koştururdu.”
Ertesi gün Cuma namazına müteakip cenaze namazını büyük bir kalabalıkla kıldık. Son durağı “Yaşasaydı da sırtımda taşısaydım” dediği dedemin başucu olmuştu. 40 yıllık gurbeti babasının yanı başında ebedi istirahatgâhında son bulmuştu. Sevdiklerimizi alan ebedi alem gurbetimizin bittiği hasretin vuslata erdiği yerdi aslında. Onun ayrılığıyla anlamıştım; hayat gurbetin kendisiydi. O varacağı yere varmıştı. Bizlerse sevdiklerimizin vardığı menzilden şimdilik uzakta gurbetteydik.





Yorum bırakın