Bakır Paralar
Hayatımızın hiçbir anı aynı değildir. Birbirine benzesede her anında farklı tecrübeler yaşarız. Dejavu denen şey rüyalarda bize gösterilen anların gerçek dünyada tecrübe edilmesidir. En azından ben buna inanıyorum. Aynı anları gerçek dünyada iki kere yaşamak safsatadır, olsa olsa benzeri yaşanır. Benzer anların ortak yanıysa genellikle aynı sonucu vermesidir.
Kimi anılar vardırki hatırlandıkça gülümsenir kimi de vardırki yüz kızartıcıdır ve hangi yaşın tecrübesi olursa olsun hatırlanması insanda hoş duygular oluşturmaz ve bu yüzdendirki bilinçaltımız en ücra en ıssız bölgeleri onlar için hazırlamıştır. Fakat o anları ne kadar uzağa gönderirseniz gönderin sadık bir köpek gibi sizi tekrar bulur ve nedense en olmadık en beklenmedik zamanda size kendini hatırlatır ve ağzınızın tadını bozmaktan müthiş zevk alır. Elbette benimde böyle anlarım var ve hatırladıkça ne kadar küçük yaşta tecrübe etmiş olursam olayım yüzümün kızardığını hisseder ve onu kendimden saklamaya çalışırım.
Dedik ya bir kere, bizde küçüktük ve her ne kadar şimdilerde hoşgörü ikliminin ortasında yüzüyor olsakda ve insanın her zaman yanlış yapmaya müsait ve bir o kadar da affedilmeyi hakeden varlık olduğunu bilsekde kendi kusurlarımı hatalarımı hangi yaşta olursa olsun maalesef affedemiyor hatırladıkça hep gözlerimin bulutlandığını hissediyorum. Belki anlatınca sizlerde “aman canım bu muydu senin yüzünü kızartan şey olsa olsa hafif tebessüm etmen gerek bizde küçüktük bizde yaptık böyle yaramazlıklar” diyebilirsiniz ama ben diyemiyorum işte :S
4 veya 5 yaşındaydım. Herkesin önünde hedef konumunda olmak gözlerin üzerinize çevrilmesi sizlerinde hayatı boyunca unutamayacağınız hatıralardandır. Heleki birşeyle suçlanırsanız ve heleki suçlandığınız şeyin o zamanlar suç olup olmadığını anlıcak yaşta değilseniz ve helekć 4-5 yaşlarındaysanız
Neredeyse her Türk evladı gibi bende çok şükür Alamanya nın hemen her bölgesine akrabalarımı yerleştirmiş yılın gurbetçi mevsiminde Milka, Rittersport, kinder, twix mahsulünü her zaman bol toplayan şanslı zümredendim. (Bu saydıklarım o zamanların kaliteli çikolatalar gurubuna girerdi o zamanlar henüz ülkemizin büyük hipermarketlerinin raflarında bile görmekten aciz olduğumuz zamanlardı. görmemiş tavrımı hoşgörün)
Şimdilerde Halam ve dayım yetmiyormuş gibi birde abimi de o gurbete gönderdim ki büyüdükçe çikolata yemek ayıpmış gibi düşünen akrabalarıma karşı abim gibi her yaşta ve her zaman çikolata yemenin tadını bilen biri beni o enfes nimetten mahrum bırakmasın. Oda sağolsun Gurbetçi mevsiminde ağzı sulanmış bir şekilde çikolataların (pardon akrabaların) yollarını en az benim kadar gözlemiştir. Nede olsa hasret!
Her neyse konudan çok uzaklaşmayayım bende o yaşlarda çikolatayı çok seven biri olarak akraba, misafir, baba, dede, kim olursa olsun bize gelirken ellerinde çikolata olmasını isteyen olmayıncada gelene surat asan küçük sıpagillerdendim..
Elbette her zaman istediğim olmazdı. Bakkalı yeni yeni keşfettiğim dönemlerdi. Halam Almanyadan her gelişinde çikolataları Alman poşetler (bilen bilir nasıl olduğunu anlatmak uzun sürer) içinde yanında Shauma şampuan ve bir kavanoz nescafeyle birlikte annemin eline “Yenge bu da size çok değil ama artık” “Ayy ne zahmet ettin” vb. mahcubiyet dolu diyaloklar arasında verirdi. Aynı günün akşamında babamın işten gelmesiyle birlikte annem gardorobun en ücra köşesine sakladığı Alman poşeti ortaya çıkarır içinden her zaman ailedeki birey sayısından 1 eksik olan Alman çikolatarını ikisini ben ve abime kalanını babam ve annem kendi aralarında bölüşmek üzere paylaştırırdı. (O zaman kıskardeşim henüz havada azot olduğu için ailemiz 4 kişiydi ve çikolatalar her zamanki gibi 3 adetti. aile sayısı = n ve her yıl gelen çikolata adeti “n-1” … Bu sanki her gurbetçinin sanırım eşe dosta çikolata alırken kullandıkları matematik formülüydü.) İşte o andan sonra ben ve abim arasında zamana karşı bir yarış başlardı çikolatasını hemen bitiren diğerine süt dökmüş kedi gibi bir ifadeyle bakarak kendini acındırmaya çalışır kendisine ait olmayandan da pay kapmaya bakardı. Ve her zaman annem kendi payından fedakarlık eder ve o tablet çikolatadan önce bitiren bir parçada olsa fazla yeme şansına sahip olurdu. (Bilin bakalım ilk kim önce bitirirdi? Bilemediniz cevap abim olacaktı.)
Hala soracaksınız yüz kızartan olay bunun neresinde diye. Efendim geliyorum bu çikolata fasıllarının bitmesi bir haftayı alırdı. Evde biten çikolatalardan sonra halamızın dayımızın evine gider orada öyle oturur bavul aralarına sıkıştırılmış diğer çikolata zulalarınında bir zaman sonra ortaya ikram edilmesini beklerdik ki bu stoğunda dediğim gibi bitmesi bir hafta sürerdi. Fakat ben daha küçüktüm ve benim yaşımdaki birinin çikolata ihtiyacının bir şekilde karşılanması gerekiyordu. Adres artık gurbetçiler olamıyacağına göre daha başka yerlerde olmalıydı. İşte bende mahalle bakkallarını o zamanlar keşfetmiştim.
Bir kaç kez annemle bakkala gitmiş hatta ekmek almaya bile bir iki kez gönderilmiştim. Çok şükür mahallemizdede bakkallar o zamanlar her köşe başında hazır ve nazırdı. O bakkallarki benim için hayal dünyamı süsleyen her türlü glikoz ürünlerini içinde barındıran bir menbaydı ve onlara sahip olmak daha önce yaşlı bakkalcı teyzeye annemin verdiği o zamanki 5-10-25 liralarla mümkündü. Hatırlarımda hep bir bakkalım olsun isterdim. Hatta “bu bakkalcılar amma salak hee o kadar çikolata benim olsa kimseye vermem hepsini ben yerim” diyerek boyum kadar sözlerle ne müthiş bir zekaya sahip olduğumu çevremdekilere de ıspatlamıştım!
Neyse bakkal vardı, orada çikolatada vardı, bakkaldan nasıl çikolata alınacağını da biliyordum ama annemin o teyzeye verdiği madeni şeylerden yoktu… Ve ben daha yeni para denen şeyin bütün kapıları açabileceğine inanmaya başlamıştım. Tabii şimdilerde içime bu inancım konusunda şüphe düşmedi değil. Ama o günlerde annemle her bakkala gittiğimizde annem -kağıt, demir farketmez- adı para denen şeyden bakkal amcaya, teyzeye artık bakkalda kim duruyorsa veriyor karşılığında ekmek tuz şeker deterjan alıyordu. Ee ben niye çikolata almıyaydım. Fakat bu şeylerden nasıl bulabilirdim. Evde annemin bozuk paraları içine attığı kavanoz vardı. Önceleri ordan alıyordum. Tabii sormadan. Her çocuk gibi gizli iş tutmayı bende seviyordum. Kimse yokken alıyor bakkala götürüyor canım ne isterse alıyordum. Keyifler gıcırdı anlıcanız. Ama anacım 3-5 artırayım ay sonunu getirelim die kavanozda biriktiğini sandığı paralar bir türlü birikmiyordu.
Sadece böylede değil. Yaz gelmişti halamlarda gelmişti. Malum onlardaki çikolatalar da bitmişti bir gün oda beni bakkala göndermisti odasındaki çekmecede bozuk paralar vardı içlerinde daha önce görmediğim bakır renginde değişik türden demir parada vardı. Onları çok beğenmiştim ee onlar farklıydı ve her çocuk gibi farklı olana karşı bir merak bendede vardı. Taabii bunlar benim için daha değerliydi. Ve onlar daha çok çikolata demekti. Ve halamın o bakır rengi paralarınıda çikolata sevdama teker teker kurban etmeye basladım. Diceksiniz elbet onlar türk parası degil hangi bakkal bu paraları almayı kabul ediordu o zaman. Anlatayım efendim Bizim bakkalcı teyzenin gözleri pek iyi görmezdi sonradan ben ne kadar para verirsem vereyim onun saymadan aldığını kesfedecektimki sadece saymak degil eline verdiğim her parayı itiraz etmeden alıyor bana istediğim çikolatayı veriyordu. Bende bu alışverişten memnundum. Taaki…
Evet taaki bakkal amca olaya karışana kadar. Amcamız saolsun kasada alaman feniklerini görünce (meger o bakır rengindeki demir paralar fenik miş. Yazılışıdamı böyleydi yoksa) şaşırmıs teyzemize sormus “bunlar nerden geldi?” diye. Teyzemizde İğneci Nurettin’in küçük torunu bunları veriyo demiş. Amcam olayı anlamış elbet (amca ve teyzeyle herhangi bir kan bağımız yok ben onlara amca teyze diorum sadece ) Ve kapımıza dayandılar. Teyzem olayı alelade benimde olduğum bir ortamda İğneci Nurettin ve bütün ahaliye anlattı elindeki bakır paraları da gösterdi bende saf saf baktım. Fakat diğerleri benim kadar saf saf bakmıyordu. Oradaki herkes benden bir cevap bekliyordu. “Olum sen bu paraları nereden aldın?” diye sormuşlardı. Evet hikayem bu kadar. Gerisini inanın hatırlamıyorum. Çünkü hiçkimsenin bakışları sevgi dolu değildi ve ben hayatım boyunca hiçbir zaman bu kadar utanmamış üzülmemiş ve korkmamıştım. Artık bilinçaltımın hangi kıyısına köşesine saklamışsam bu anımı, bende sadece hatırladıkça yüzümün kızarıklığı ve utancım kalıyor. Ve sonrasında… sonrasında kıssadan bir hisse.Babamın bana öğrettiği gibi: “sormadan aldığın yerdeki kürdanın bile öbür dünyada verilecek hesabı var” ve ben benim olmayan hiçbirşeye o olaydan sonraki hayatımda el sürmedim.




Yorum bırakın