Naphiye Hanım
Babaannem Onu özlüyorum. Belki onunla ilgili bir dolu hatıram yok, belki çok şey paylaşamadık. Ama onunla ilgili bildiğim en iyi şey onun bize vedasıyla geçmişle geleceğim arasındaki en büyük köprümün yıkılmış olması.
Onda özümü görüyordum, o aslımın bir aynasıydı. O kültürümün en büyük mirasçısı ve son temsilcisiydi. Koca şehirde tek başına memleketi yaşıyor bizlerede yaşatıyordu. O varken memlekete gitmeye gerek yoktu. O bize yüzlerce kilometre uzaktaki memleketin kokusunu yemeğini tadını tuzunu herşeyini varlığıyla hissettiriyordu. Ve ben bu atmosferin kıymetini güzelliklerini bilemeden göçüp gitmişti bu diyardan. Geriye birkaç silik hatıra bırakmıştı.
Bizden ayrılışından bu yana uzun bir süre geçti fakat hala kalbimin bir yerlerinde yokluğunun sızını hissedebiliyorsam bunun bir tek nedeni vardı. Oda bana sevgiyle, kırışmış yüzünde sıcak mı sıcak mütebessim ifadeyle bakmış olmasıydı. O çocuklarını çok sevmişti ama belki biz torunlarının üstüne daha fazla düşmüş çocuklarından daha fazla şefkat göstermişti bilemiyorum ama bildiğim, bir yerime diken batsa benden önce onun ağladığıydı. O benim her zaman buğulu gözleriyle biricik babaannemdi.
İlkokul üçüncü sınıftaydım. İğneci Nurettin güneşin görmediği bu tepeye yaslı 5 katlı bir ev dikmişti. Babamlarla birlikte büyümüştü bu ev, dişten tırnaktan artırılarak her 4-5 yılda bir, bir kat… ve öyle bir ev ki merdivenleri kendi gibi evin içinde değil dışında tepeye yılan gibi kıvrım kıvrım uzamıştı. Dik merdivenler ve her katın kapısı merdivenlere bakıyordu.
Ben ilkokul 3. sınıfın haşarı veledi. Sabahçı murti. Bir yıl sabahçı bir yıl öğlenci… Okuldan çıkmış koşa koşa evime gidiyorum bir an önce siyah önlüklerden sırtıma yüklediğim kitap defterden boğazımı kesen sert beyaz yakadan kurtulup arkadaşlarla ya dağlara ya bağlara ya derelere koşacağım. Kimbilir neyin derdindeyim hatılamıyorum. Evimin o kıvrım kıvrım akar sakarya misali dikine merdivenleri tırmanıyorken aniden ayağım kayıyor ve merdivenlerden yuvarlanıyorum tabiiki çığlıklar atarak. O sıralar vardiyalı çalışan amcamla komşularım kapılarının önlerindeler, babaannemde. Çığlıklarımla hepsini bir telaş alıyor ve hemen yanıma koşuyorlar. Biri hariç babaannem. O çok yaşlı ve artık yürümekte zorlanıyor.
Keşke yanıma gelmeseler keşke birşeyin varmı demeselerdi yaa. Doya doya ağlayamıyorum ki. Ne bileyim bir erkeğin canının acıdığında ağlayabileceğini daha bilmiyorum. Ne zaman böyle kazalar başıma gelse hep erkek adam ağlarmı hiç gazıyla susturulmuşum. başta çıkardığım birkaç iniltiyide başıma toplandılar diye çıkaramıyorum. Etrafımda komşularım onların kızları amcam vs toplandılar. Gurur yaptım onca acıma rağmen ağlayamadım. Yok bişeyim dedim. Ah kafam ah karnım ah bacağım hepsi acı acı inliyorlardı ama ben bunları duymazdan geliyor ve yok bişeyim diyordum. Milletin telaşlı bakışlarını dik duruşumla savruşturmaya çalışıyordum “Bişeyin varmı bir yerin acıyormu bakayım bir tarafın kanıyormu” gibi telaşlı sorulara rağmen “yaa tamam yok bişeyim” diyordum. Erkek adamdım ya kocamandım ya ben! Hiç bana bir şey olurmuydu. Ufak tefek birkaç sıyrıktı nihayetinde. Göya kahramandım yıkılmadım ayaktayım hesabı.
Fakat oda neydi. Bu sefer merdivenlerin başında bir ağlama sesi duyuldu. Herkes başını yukarı doğru çevirdiğinde babaannemin hüngür hüngür ağladığını gördüler. Amcam beni kucaklayarak onun yanına götürdü. Ben acılarımı unutmuş onun ağlamasının şaşkınlığı içerisindeydim. Kollarını bana şefkatle açtı merdivene oturdu amcam beni onun kucağına verdi. Bağrına sımsıkı bastı gözyaşlarını kendi yüzümde hissediyordum. O benim yerime ağlıyordu “şeni canişcrimen” diyordu. Tabi ben anlamıyordum gürcüceden. O torununa o denli sıcak sarılıyordu ki. Torunu şaşkındı, biri vardı kendi için yanan biri vardıki kendinden daha fazla onu düşünen. Küçüktüm bu sevginin kıymetini bilemiyordum. Ama hissediyordum. vefatından bir yıl önceydi ve hastalığı artmış aşırı duygusallaşmıştı. İlgi ve şefkate muhtaç hale gelmişti. Torununun çığlığı yüreğini delmiş acıyı kendi içinde hissetmişcesine ağlıyordu.
Ve ben bir yıl sonra bir gece abimle odamızda uyurken Ölümün soğuk yüzüyle tanışmıştık. Babamız odanın ışığını açtı. “Çocuklar” dedi. Kalktık. Babamıza baktık gözleri nemli “Babaannenizi kaybettik” dedi. Donduk İçimizden bir şeyler çekilip alınmıştı sanki. Babam bizim gibi küçük çocukları neden gecenin bir saatinde uyandırıyor ve annesinin vefat haberini bizimle paylaşıyordu. Hani filmlerde böyle küçük çocuklardan ölüm gizlenirdi. Öyle görmüştük. Nedeni vardı babamın, herkesin içinde ağlayamamıştı Üzgündü ve üzüntüsünü oğullarıyla paylaşmak istemişti. Öylede yaptı yanımızda döktü gözyaşını oysa ben başka bir yere saklıyordum o gözyaşlarını.
Sabah oldu dedimya bir yıl geçmişti o merdiven kazasından ve ben artık öğlenciydim . Okulun ikinci haftasıydı. Sınıf başkanlığı seçimi olmuş ve ben başkan olamasamda başkan yardımcısı olmuştum ki oda benim için önemli bir görev sayılırdı. Okulda başkan yardımcılığının ilk günüydü ve ben mutlaka görev bilincinin getirdiği sorumlulukla! Okulda olmalıydım! Yukarıda bir cenaze vardı. Bende yukarı çıktım. Bütün konu komşu oradaydı. Babaannemin nur içindeki vücudu bir odanın ortasında beyazlar içindeydi yüzünü açtılar baktım. Sararmıştı ama gülümsüyordu. Alnından öptüm teni soğuktu ama yine ağlamadım.
Okuluma gittim. Okulun sınıf başkan yardımcısıydım. Gidip gitmemekte serbesttim. İlkokul öğretmenim kapı komşumdu. “Murat bugün istersen gelme” dedi. “Gelicem” dedim. Ölümün soğuk yüzü evimize kadar girmişti içimizden birini almıştı ama ben bunu okulumuzun dibindeki caminin minaresinden verilen bir selayla birlikte ancak duyabildim. O sela onun içindi vakit ikindiye müteakipti. Ders zili çalmıştı. Sela okunuyordu ve herkes birinin öldüğünden bahsediyordu ve yüzler hep beni gösteriyordu ama ben bu ifadelere ilgisiz duruyordum. En sonunda içeri öğretmenim girdi, yüzünde gözyaşı bana bakıyordu. Babaannen diyebildi sadece. İşte o an, işte o an içimde biriktirdiğim bütün gözyaşlarını o an umursuzca çığlıklarımla bıraktım. Neden bu zamana kadar beklemiştim neden biriktirmiştim bilmiyorum küçüktüm ancak o zaman anladımki ölüm denen şey bizden ailemden çok önemli bir parçayı koparıyor bir daha dönememecesine alıyordu. Sınıftan kaçarcasına çıktım okulun bahçesine kendimi attığımda gördüğüm manzara karşısında dehşete düştüm, Caminin merdivenlerinden bir mevta iniyordu Bir yanında babam bir yanında dedem bir yanında amcam bir yanında eniştem, hepsi üzgün. Ve ben bir kez daha çığlık atmıştım. “Babaanneemm” diyordum.
Bir anda onlarda irkilmişlerdi sesimle; geceden biriktirdiğim acıyı onun bende bıraktığı boşluğu yeni farkederek gidişinin dönüşü olmadığını yeni anlayarak çığlığımı koyvermiştim. Hayatımızda onun gidişiyle birlikte bir perdenin kapandığını ve ortaya konan yeni oyunun bir daha eskisi gibi olmayacağını çok sonraları anlayacaktım ve anlayacaktık.
Yeşil örtünün içerisinde musalla taşına koydular onu gitmek istedim bırakmadılar. Omzumdan biri tutuyordu döndüm öğretmenimdi bana sarıldı. Ağladım ve anladım. Anladım annemden sonra bana aynı şefkati gösteren babaannemin yerini kimsenin dolduramayacağını. Anladım Artık bu şehirde geçmişin bir daha sahnelenmiyeceğini. Anladım bu ailenin içinde artık 4 koca çocuğun annesizliğin acısını yüreğinde bıraktığı koca bir boşlukla yaşamak zorunda olduklarını. Babam ağlıyordu amcam ağlıyordu halalarım ağlıyordu.
Ve ben en son ağlamıştım. Öyleki halamın oğluna babaannemin ölüm haberini vermeye daha bu sabah ben gitmiştim birkaç sokak ötedeki evine. Ve ben o zamana kadar ağlayamazken o duyar duymaz gözyaşlarıyla yıkamıştı yüzünü. Bense sadece ağlayan bir insanın etrafına yaydığı kasvetli havadan bir an önce uzaklaşmak istemiştim. Anlamıştımki onlar benden önce farketmişti perdenin kapandığını. Onların kalbinde babaannemin doldurulamaz yerinde yeller benimkinden önce esmeye başlamıştı. Onlar büyüktü ve ölümün soğukluğunu benden iyi biliyorlardı.
Ben küçük murti. Haylaz haşarı deli dolu murti. Bu yazıyı yazmak benim için çok zordu. Yazarken zaman zaman duraksadım nemlenen gözlerimi sildim. Fakat yazarken birkez daha onun hatıraları yüreğimi sardı bir kez daha onun gözyaşları yüzümde aktı. Bir kez daha biri beni sıcak sinesine bastı ve bir kez daha o mütebessim ifade gözlerimde canlandı. Biliyorumki onu tanıyan herkes onu her hatırladıkça gerçekten bir insan, dümdüz, naif, ciddi, ölçülü bir insan tanımış olmanın gururunu içinde hissediyordur. Annem erdem adına ne zaman birşeyler anlatsa biricik babaannemi örnekler. Babam ne zaman ufka baksa gözlerinde onun silueti belirir. “hey gidi annem” diye söze başlar. O gitti geriye koca bir boşluk bıraktı. Artık memleket bize yüzlerce kilometre uzaktı. Artık hayat daha zordu. Vefatından sonra geriye o kadar çok şey bırakmıştıki. Annem onun iktisat anlayışından bahsederdi hep. Evi nasıl çekip çevirişinden. Herşeyi saklardı. Birgün zamanı gelicek derdi. O birgünü göremeden gitti.
Canım babaannemin Naphiye Medine Aydın’ın aziz ruhuna bir fatiha.




Yorum bırakın