Kaçamak çok doğru bir kelime değil aslında. Gideceğimden eşim dahil cemi cümle herkesin haberi vardi. Eşim ve çocuklarımı 15 tatil nedeniyle ailemin yanına şehir dışına göndermiştim. bir haftadır evde tek başına ve inanılmaz monoton bir hayat sürdüğümden bu haftasonu kendime farklı bir yere gitmek için söz verdim. Eşime de bir gün öncesinden telefonda pazar günü evde olmayacağımı uzun zamandır yapmak istediğimiz şeyi yapmak için ilk adımı atacağımı söyledim. Bunu niçin söylüyorum çünkü yaklaşık bir yıldır hayalimiz her haftasonu İstanbulda daha önce hiç gitmediğimiz yerlere gidelim, yeni yerler keşfedelim diyoruz. Ama 3 cocukla hele hele ele avuca sığmayan 3 cocukla evden dışarı çıkmak bize kavimler göçü yapıyormuşuz gibi hissettiriyor. O yüzden hep erteliyorduk. En büyük lüksümüz birkaç yıldır çocukları parka götürmek. Düşünün artık halimizi.
Hayır gerçekten çok büyük birşey değil. Kutupları da keşfetmedim. Ama evli hele hele 3 çocuklu biri olduğum için artık öyle canımın estiğinde hadi bu sefer şuraya gidelim demek gerçekten artık bana Afrikaya safariye çıkmışım gibi hissettiriyor. -Bunu ikinci kez vurguladığımın farkındayım- Oysa altı üstü İstanbul’un kuzeyinde Beykoz Anadolu Kavağına gittim. İnsanlık için küçük benim için büyük bir adım!!!
Cumartesi sabah erkenden kalktım. Sabah namazından sonra uyumadım. Telefondan günlük havadurumuna baktım. Hayır aslında akşam bakmıştım ama ne olur ne olmaz diye tekrar baktım. Serin olmakla beraber geçen haftaki gibi soğuk değildi. Yandexte Anadolu kavağını arattım. Bahçelievlerden yaklaşım 50 dakikalık bir mesafe gösteriyordu ve burdan 48 km uzaktaydı. yandex naviyi ayarladım. Soınra Googledan ne yenir ne içinire baktım. Anadolu Kavağı İstanbul’un kuzeyinde Beykozun Boğazın Karadenize açılan kapısı olduğu için burası tipik bir balıkçı kasabası olduğu yazıyordu. Dolayısıyla burada en güzel balık yeneceği yazıyordu ki ben sabahın köründe horozlarla birlikte uyandığımdan her ne kadar kalamarı çok sevsemde sabah sabah açık balıkçı olmayacağı gibi sabah sabah kimse balık yiyecek kadar delide olmazdı. (aslında açık bi yer olsa ben o delilerden olurdum) O yüzden kahvaltı mekanı araştırması yaptım. Anadolu kavağının tepesinde boğazın enfes manzarasını size cömertce sunan bir Yoros kalesi olduğunu keşfettim. Ve her yüksek tepenin altında bir cafe hatta cafeler olduğu yazıyordu internette. Ve bu cafelerde güzel bir pazar kahvaltısınında yapılabileceği yazıyordu. İyi dedim buraya çıkar biraz manzarayla birlikte kahvaltımı da yaparım.
Ve böylece evden çıktım arabama bindim navigasyona göre ikinci köprü üzerinde yaklaşık 50 dakikalık bir mesafenin ardından Anadolu Kavağına geldim. Hemen söyleyeyeim vardığımda saat sabahın 8 iydi ki ortalık acayip sessizdi. Ve dikkatimi çeken birşey Anadolu Kavağı denilen sahil kasabasının hemen hemen yarısı Askeri bölgeydi. Yani bu hemen her yerde “forbidden area” yazan tabelalar var demekti ki, şehirden uzakta nefes alınacak bir yer olsada bu benim için rahat dolaşamadığım her yer gibi burasıda biraz hayal kırıklığı uyandırdı. Ama sonra Polyannacı duygularım depreşti. Bu iyi birşey dedim. Sen istanbulda neyden bıkmıştın? Betonlaşmadan kontrolsüz yapılaşmadan. Burada askeri bölgenin çokluğu kasabayı daha sakin ve dingin kılıyordu. Yeşil ve doğa kısmende olsa bu sayede korunabiliyordu.
Kasaba henüz uyanmamış olduğundan arabamı direk Yoros kalesine sürdüm. 3-5 tane kafe vardı. Kiminde kahvaltı fiyatlarıda yazıyordu. fiyatlar çok pahalı da sayılmazdı. Ulan bi daha mı gelecez buraya deyip Kalenin hemen altındaki en havalı manzarası olan restorana geçtim ki burada fiyatlar yazmıyordu. Yani bu 144 çeşit açık büfe restoranların pazar kahvaltılarından daha yüksek fiyatla 5 çeşit kahvaltıya sırf manzaranın hatrına razı olucam demekti ki çeşit olsun diye birazda tava patates söyledim. Söylemez olaydım. Otantik yöresel eşyalarla bezenmiş restorantta hem manzarayı hem kahvaltımı hazmettim.
O kadar da kötümser olmayayım fiyat yüksekti ama o kadar da astronomik değildi. Restorantta ortamda fena değildi. Bir kere geldiğiniz bu yerde kahvaltı manzara için değerdi doğrusu.
Kahvaltıdan sonra restoranın yanındaki merdivenlerden Yoros kalesine tırmandım.
Epeydir yürümeyi unutmuş biri için bu tırmanma tıkanmama yetti ve birde kalenin kapılarının kapatılmış olması beni üzdü. Etrafından dolanarak yinede manzarayı seyredebiliyorsunuz. Boğazın Karadenize açılan ağzında 3 köprü sanki Boğaza takılan tasma gibi duruyordu. Bitmesine az kalmış. Havada sis olduğu için çok fazla görülmüyordu. Biraz manzarayı izledim. Avrupa yakasına göre çok daha iyi olan havayı içime çektim ve Yoros kalesinden ayrıldım. Hemen söyleyeyim böyle bir kaçamak yapacak olsanızda yalnız tadı hiç çekilmiyor. Eşim ve çocuklarımla gelmeyi tercih ederdim. Çocuklarımın bir kaç kez mızmızlık edeceğini göze alarak hemde. Biliyorum son söylediğim biraz tribüne oynamak gibi oldu! Nede olsa bu yazıyı eninde sonunda eşim okuyacak.
Arabama binip yenide kasabaya indim sahil kenarına arabamı çektim. Birkaç kişi sahilde oltayla balık tutuyordu. Hem onları seyrettim hemde Boğazın tatlı şarkısını dinledim.
Kendi kendime değdimi diye sordum. Cevap sonuna kadar evet oldu. İstanbul trafiğiyle ranta kurban gitmiş betonlaşarak dövülmüş yüzüyle çekilmez hale gelsede hala içinde barındırdığı böyle güzel yerleriyle arada bir bize minare yıkılmış ama minber hala sağlam dedirtiyor. Sizede tavsiye ederim dicem ama muhtemelen sizler zaten gitmişsinizdir. Benimkisi çok büyük bir iş başardığını sanan çocuk sevinci sadece. 35 yaşında bir çocuğun sevinci.




Yorum bırakın